Lübnan

0 3.367

“Savaşın kazananı yoktur; insan ne bir tepkisiz gerçeklik olan ayçiçeğidir ne de çelikten yapılmış bir tank.” 

 Samuel Maoz tarafından yönetilen 2009 uluslararası ortak yapımı bir savaş ve dram filmidir. 66. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Altın Aslan’ı kazandı ve bu onuru kazanan ilk İsrail yapımı film oldu. Film, En İyi Film de dahil olmak üzere on Ophir Ödülü’ne aday gösterildi. Film ayrıca 14. Yıllık Satyajit Ray Ödülü’nü kazandı.

 Film 6 Haziran 1982 tarihinde başlayan Lübnan Savaşı’nı anlatıyor. Tankın içerisinde dört İsrail askeri, bir subay, bir komutan,  bir İsrail askeri cesedi, bir Suriyeli savaş esiri ve bir misafir Falangist var. Tankın içerisinden tanıklık ettiğimiz savaşa tabancanın hidrolik uğultusuyla birlikte yön veriyoruz.  

 Filmin açılış bölümü, olayın bir parçasını veren, solmakta olan ayçiçek tarlasıyla başlar. Samuel Maoz filmin içerisinde olmayacak bir durumla ilgili gibi görünen bu tabloyla seyircisine savaşın ne kadar çirkin olduğuna dair atıfta bulunmuştur. Akabinde İsrail’in Lübnan’a girmesiyle olay başlar. Yönetmenin kamera oyunlarını başlar başlamaz filmin her karesinde hissedebiliriz. Yönetmen tankın içerisine seyircisini de katıp savaşın getirdiği karanlığı resmedebildiğini göstermek istercesine bir tavır takınmış. Tankın içerisindeymiş gibi nefesimizin kesilmesi bir şekilde savaşa bizi hapsediyor. Daha sonrasında İsrail’in saldırıları, filmin başrollerinde olan Oshri Cohen, Itay Tiran, Yoav Donat ve Michael Moshonov ile birlikte hikayeleştiriliyor. Tankın içerisindeki kapalı ortamı, sıcaklık ve sıcaklığın getirdiği susamışlık hissini oyunculuk hünerlerini göstererek gerçekleştiriyorlar. Böylece savaş daha gerçekçi bir biçimde izleyenlere yansıyor. 

 Arkasından askerlerin farklı farklı  karakterlere sahip olması, duygularının ve hayallerinin anlatılması askerlerin sadece emir alan bir cellattan ibaret olmadıkları gerçekçi ve abartıdan uzak bakış açısıyla gösterilmiş. Samuel Maoz, filmin en önemli noktalarını ve iletmek istediği düşünceleri simgelerle vermiş kanımca. Suriyeli esirde, savaş esirlerinin duygularının anlatılması, uluslararası hukukun önemseniyormuş gibi gösterilip kılıfına uydurulması; tankın bir seyahat acentesi binasında mahsur kaldığında acentenin duvarına yapıştırılan posterlerden Fransa’nın Paris’ini, Londra’nın Saat kulesini görmemiz adeta bu simgeleri destekliyor. Ayrıca bu simgeler ülkelerin sessizliğini belgeler nitelikte. Savaşın da bir namusu vardır sözüne istinaden yaşlıların, kadınların, barışın ve çocukların hedef seçilmemesi gerekildiğini tankın nişanesinden görebilmekteyiz.

 Filmin başarılı bir yönü de komployu sadece izleyen nesnel bir göz olmamaktır. Tankın dürbününden kurbanın gözlerinin içine her an bakabileceksiniz. Böylelikle bu görüntünün artı ve eksi yönlerini görebileceksiniz. Fakat bunu yapıyorken kurgunun siyasete hizmet etmemesi filme olan ilginizi daha çok çekecek. Çünkü Film ne İsrail’i ne de Lübnan’ı suçlar. Sadece genel anlamda savaşı suçlar ve savaşın portresini çizer. Yönetmenin İsrailli olması bu gerçeği değiştirmez. Alışılmış olan filmde dramın savaş mağdurları üzerinden hareket edilmesidir. Fakat yönetmen zor olanı çözümleyip savaşı başlatan taraf üzerinden odak noktasını ilerletmektedir. Ayrıca İngiliz gazetesi  The Guardian  filmi savaş karşıtı bir film olarak niteler. Filmin bıraktığı izlenim askerlerin kanayan yaraları, sıkışmışlıkları, yaşama umutları, “insan” olarak değerleri sorgulatır. Savaş bu kadar kolayken barışın zor olmasının nedenini düşündürür. Tankın gürültüsünün acı çekiyormuş gibi ses çıkarması, askerlerin korkusu arttıkça tankın yağ damlatması savaşın sertliğini açıklar. Sonuç olarak film kamerası, karakterleri, simgesel ayrıntılarıyla savaşı bütün yalınlığıyla gözler önüne seriyor ve ekliyor “bu en kolay görevdi”. Buradan savaşın ne kadar aç bir canavar olduğunu anlıyoruz.

  Filmin en göze çarpan noktası savaşın gerçekliğini yansıtmış olmasıdır. Bu film bir Hollywood fantezisi değildir. Bir politika desteğiyle de yapılmamıştır. Eleştirilebilecek bir husus bulmak gerekirse o da olay zincirinin yavaş ilerlemesidir. Son anda duyulan müziğin ise film içerisindeki uğultudan sonra ilgi uyandırdığı bir gerçektir.

 Filmin son kısmında ise afişteki haliyle tarlanın içinde tank varken görüyoruz. Ayçiçeklerinin içinde tank olması ilginç bir ayrıntıdır. Ayçiçekleri güne, insanlar da barışa hasrettir. Samuel Maoz’un da dediği gibi savaş ölüme ihtiyacı olan bir canavardır, bu yüzden kendi kendine ölmez. Bu film ile Samuel Maoz savaşın ahlaki olarak açıklanamayacağını anlatmak istemiştir. Savaş filmi kalıbına farklı bir bakış açısı getirecek kadar iyi olduğu kısacası her açıdan başarılı, defalarca izlenebilecek  bir filmdir.

Ülkü CENGİZ

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.