Düşünce Özgürlüğünün İlk Habercisi:  “Giordano Bruno”

0 3.226

İlklerin acısını, ilklerin kabul edilmemesinin bedelini, düşünceleri uğruna diri diri yakılarak ödemiş olan bir filozoftur Giordano Bruno. Soylu bir ailenin çocuğu olarak 1548 yılında İtalya’nın Nola kasabasında dünyaya geldi. 1563’de Dominiken Birliği’ne girdi. 1576’da bir görüş ayrılığı sebebiyle tedirginlik duydu ve Dominiken elbisesini bırakıp kaçtı. Oradan hareketle, Avrupa’daki gezgincilik hayatına başladı ve Galileo, Paracelsus, Leibniz, Spinoza, Newton’u izleyerek yeni din ve yeni bilim üzerindeki düşüncelerini derinleştirdi. Hristiyanlar tarafından putperestlerin kült yerlerinin tahrip edilmesini kınıyordu. Kendisi Orta Çağ’ın yobazlığı, cehaleti, batıl inançları ve fanatizmiyle yaşamı pahasına savaştı. Rönesans’ın doğuşu, Avrupa’nın antik bilgeliğinin canlandırılması, antik felsefenin uyandırılması için zihinlerin bağnazlık ve batıl olandan özgürleşmesi için hep mücadele etti. İşte bu uğraşı bence onu, fikirsel özgürlüğün öncüsü yapmıştır. Bunun yanında onu farklı kılan sürekli araştırıp sorgulayıcı olmasıdır. İlerleyen yaşlarında Kopernikus sistemi ile tanışıp Hıristiyan inancı ile bütün bağlarını koparmıştır. Değişimin her zaman kötü olduğuna inanan cahillerin direnişiyle karşılaştı ve şunları yazdı: “İnanç alışkanlıklarının ve çocukluktan beri kati fikirlerle büyütülmenin, en açık şeylerin bile anlaşılmasını engellemekte ne kadar güçlü olduğunu biliyor musunuz?”

Her konuya ayrı değinip çok yönlü olması gerçekten takdir edilmesi gereken bir düşünce insanıdır. Aynı zamanda sürekli değişim ilkesini savunmuştur. Şöyle ki; Evrende her şey daima değişir. Gezegenimiz sürekli değişir; iklim, yeryüzü, kıtalar ve okyanuslar. Biz sürekli değişiriz; bedenimiz, duygularımız ve düşüncelerimiz. Sürekli değişim, mükemmelliğe ulaşmak içindir. Eğer gelişmeye gayret etmezsek, doğa ile uyum içinde olamayız. Her varlık, mükemmele biraz daha yaklaşabilmek için sürekli değişmektedir diye açıklamaktadır bu ilkeyi. Bruno’nun yaşadığı döneme bakacak olduğumuzda ise siyasi ve dini açıdan büyük bir şiddetin yaşandığı bir dönem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bruno,  bu durumları karşıtlıkların buluşması ilkesi ile farklı Hıristiyan gruplarını uzlaştırmaya çalıştı. Birbirinden çok farklı görünen şeylerin özünde karşıt olmadıklarını göstermeye çabaladı yani. “En yüksek sıcaklık ve en düşük sıcaklık aslında aynı şey değil mi?” diye sorar, Bruno. Soğuğa doğru harekete başladığımız nokta aslında en sıcak noktanın sınırı değil midir? Yani bir karşıtın en uç noktası, diğer karşıtın olduğu tarafa doğru bir yaklaşımdır. Her şey, bir uçtan diğer uca sürekli değişimlerin yaşandığı karşıtlıklardan oluşur: gece gündüzü, gündüz geceyi takip eder; yazın ardından kış, kışın ardından yaz gelir. Karşıtı olmaksızın hiç bir şey hoş değildir, bu da acı verir. İşte bu karşıtlıklar fazlalaştığında kusur haline gelir ve ruh dengesini kaybeder. Kusur, doğasından, yani bir olmanın mükemmelliğinden uzaklaşmış bir sapma halidir. Aşırılıkların buluştuğu orta nokta, yani artık aynı ve bir olma hali erdemdir. Erdem ölçülülüğün yeridir, ruhun güçlü olması ve herhangi bir karşıtlığa geçit vermemektir diyebiliriz. 1576 yılında Roma’da daha 28 yaşında iken sapkınlık, dinsizlik suçlarından dolayı hakkında dava açılır ama o düşüncelerinde ısrar eder. Kendisi benim için gerçek bir felsefe gladyatörüdür. Uzun bir yargılamanın sonunda “kanı akıtılmadan eziyet edilerek öldürülmesine” karar verildiğinde ölüm kararını Bruno’ya bildiren yargıç, ondan şu cevabı alır; “Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz.”

Bana göre de Bruno’nun hayatta ki gerçek amacı şu sözleri ile ifade edilebilir; “Hakikatten uzak dünyevi şöhreti ve içi boş başarıyı Tanrı’ya karşı duyulan nefret, alçaklık ve onursuzluk olarak anlarım. Ancak, işte bu yüzden gerçek bilgelik aşkı için kendimi tüketir; eziyet eder ve kırar, gerçek düşünceye ulaşmak için gayret ederim.” Yani kendisi bilgelik dışında unvanlar, makamlar ve dünyevi güçlerle ilgilenmedi. Hayatını bilgeliği aramaya adadı. Yunan ve Roma uygarlıklarının omurgası olan antik bilgeliği yeniden canlandırdı. Avrupa’nın uzun zaman önce kaybettiği Bilgelik Tanrıçasını geri döndürmek için çabaladı. Onun cehalet, bilgiçlik, fanatizm ve yozlaşmaya karşı verdiği savaş, ondan sonra gelenler için savaşı sürdürmekte esin kaynağı oldu.

“Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.”

Kaynakça:

Independent.com

Apelasyon.com

Şevval FALAY

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.