Soğuk Savaş ve Ana Kriterleri

0 2.819

Soğuk Savaş döneminin uluslararası düzen açısından belirleyici üç ana kriteri vardır; Birincisi; süper güçler olarak anılan ABD ve SSCB’nin egemenliğine dayalı Doğu-Batı bloğu ekseninde süren çift kutuplu bir çatışmanın uluslararası sistemi belirlemesidir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bir dünya devleti konumuna gelen ve milletlerarası politikada birinci sıraya gelen ABD ile 1945 senesinden itibaren takip ettiği aktif, yayılmacı, emperyalist politikası ve teknolojik gelişmesi ile SSCB arasında bir rekabet başlamıştı. Bu rekabetin amacı her iki bloğun kendi ideolojileri ve emperyalist güçlerini dünyada hâkim kılmaktı. Rekabetin sebebi ise savaş sonrası dünya düzenine ilişkin konular içerisinde ideoloji, görüş ve farklı çıkarlarının olmasıdır diyebiliriz. Durum görüldüğü gibi sadece iki askeri bloğun çatışması değil ayrı zamanda iki ideolojik kavram arasında güçlü bir yüzleşmenin bir tür kaynaşması haline gelmişti, ayrıca İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaştan her bakımdan perişan vaziyette çıkan Avrupa devletleri bu iki süper devletin çevresinde kümelenmişlerdir. 

 

İkinci Dünya Savaşı esnasında ABD ve SSCB’nin görüş ayrılıkları Almanya’yı yenme amacı sebebiyle ertelenmiş olsa da Almanya’nın üzerinde uygulanacak olan denetim ve yönetim sistemleri üzerinde sorunlar çıkması bu iki devletin aynı amaca hizmet edemeyeceğini açıkça göstermiştir. Bu sebeple ki iki süper güç kendilerine ittifak bulmaya başlamıştır, Batı Bloku, ABD’nin egemenliğinde sanayileşmiş kapitalist Batı Avrupa ülkelerinden oluşuyor ve ABD İkinci Dünya Savaşı sonrasında serbest ticaretin ve liberal uluslararası iktisadi bir düzenin hâkim olacağı bir uluslararası sistem benimsemişti. Doğu Bloku ise SSCB’nin egemenliğinde Doğu Avrupa’daki Marksist devletler ve Komünist Çin’den oluşmaktaydı. Bu bloklar NATO ve Varşova Paktı ile hayata geçmiş ve Soğuk Savaş’ın temellerini güçlendirmişti. 

 

Doğu ve Batı blokları kesin çizgileriyle 1947 senesinde imzalanan Paris Barış Antlaşmasında ortaya çıkmıştır. Uluslararası düzen 1947 yılında Kapitalist ve Komünist olarak ikiye bölündü ve ABD çevresindekiler Statükocu, SSCB çevresindekiler ise Statüko karşıtı davranışlar içine girdiler. ABD Paris Barış Antlaşmasından hemen sonra Truman Doktrini ve Marshall yardımlarını faaliyete geçirmiş Türkiye de dâhil olmak üzere Avrupa’yı Sovyet Rusya tehdidi karşısında güvence altında almıştır. Böylece Sovyetler Birliğini Çevreleme Politikası başlatılmış ve Sovyetlere gerekli mesajlar verilmiştir. Fakat Stalin’in Doğu Avrupa ülkelerinin Marshall Planı’na katılımını yasaklaması ile bu plana Doğu Avrupa ülkeleri katılamadı böylelikle Avrupa’nın bir bakıma ekonomik bölünmesi de tam manada gerçekleşmiş oldu.

 

ABD, tüm bu faaliyetleri gösterirken bir taraftan da SSCB’nin diğer bölgelerde de hâkimiyete sahip olmasını engellemek amacıyla Ortadoğu’da bir İsrail devleti kurulmasını sağlamıştır. İlerleyen yıllarda tam anlamıyla İngiltere ve ABD yandaşı olarak varlık gösterecek olan İsrail için böylelikle ilk temeller atılmıştı.

 

SOĞUK SAVAŞ ÖRGÜTLEŞİYOR

 

Bu süreci karşılıklı olarak örgüt kurma faaliyetleri takip etmiştir. İlk atağı Sovyetler yapmıştır, Komünizm faaliyetlerini örgütlemek ve ideolojik birliğini sağlamak için KOMİNFORM adlı ortak istihbarat bürosu kurulmuştur. KOMİNFORM’un kurulması Truman Doktrini ve Marshall Planı’na karşı oluşturulmuş olması ile birlikte ayrı zamanda dünyanın iki bloğa ayrıldığını resmi olarak ilan etmiştir. 1949 senesinin ilk ayında yine Sovyetler tarafından kurulan COMECON, Doğu Avrupa ülkelerini SSCB ekonomisine bağlamıştır.

 

ABD, yayılmak isteyen Sovyetlerin bu faaliyetlerine karşı, Batı Avrupa’da bulunan güçlü devletlerle birlikte Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) 1949 yılında kurmuştur. Bu şekilde ABD, Marshall Planı ile ekonomik anlamda yapmış olduğunu, NATO’nun kurulmasıyla askeri anlamda da ortaya koymak istemiştir. Başlarda siyasi mantık ile kurulmuş olan bu örgüt, Sovyet yayılmacılığına karşı atılan en sert hamle olarak dikkat çekmiştir. NATO’nun kurulması Doğu ve Batı arasındaki ayrışmanın kesin bir kanıtıdır. NATO’nun kurulması ile SSCB’nin Avrupa’daki yayılması durdurulmuştur. 

 

Stalin’in 1953 yılında ölümünden sonra ikili ilişkiler biraz olsun ılımlı hale gelmişti. Özellikle yeni ABD başkanı Eisenhower’ın barış için bir şans olarak gördüğü bu durum, iki süper gücü birbirine yaklaştırmıştı. Ancak bu ılımlı hava çokta uzun sürmeyecek Almanya sorunuyla tekrar fırtınalar kopmaya başlayacaktı. Batı Almanya’nın NATO’ya davet edilmesi ile SSCB, 1956 yılında Varşova Paktı’nı kurarak bu hamleye karşılık hamlesini öne sürmüştü. Varşova Paktı tam manasıyla bir karşı NATO paktıydı.

 

Sıra geldi bu dönemin ikinci ana kriterine; ABD ve SSCB’yi süper güçler olarak diğer devletlerden ayıran temel unsur, nükleer silah gücüne sahip olmaları ve askeri teknolojideki gelişmelerin uzak mesafelerde de büyük yıkım yaratma gücü sağlamasıdır. ABD’nin elinde istediğini elde etmek için kullanacağı iki koz vardı; birincisi güçlü ekonomisi ikincisi atom bombası. Ancak SSCB, kısa zaman içerisinde nükleer silahlanmaya gidecek ve ABD ile eşit seviyede rekabet edecek konuma gelecektir. Böylelikle bahsettiğimiz ikinci ana kriter dahilinde Soğuk Savaş artık başlamıştı. 

 

SOĞUK SAVAŞ UZAY SAVAŞI OLUYOR

 

Soğuk Savaş döneminin belirleyici unsurlarından birisi 1958–1968 yılları arasında yaşanan ’’nükleer silahlanma yarışıdır’’. Bu yarışın temelleri ABD’nin 1945 senesinde ilk kez nükleer silah geliştirmesi ile başlayıp 1949 senesinde SSCB’nin ilk atom bombasını kullanması ile devam etmiştir. 1953 senesine gelindiğinde her iki ülkenin de elinde hidrojen bombasının olması ile eşitlik sağlanmış olsa bile ABD bununla yetinmeyip füzelerini geliştirmiş ve liderliği 1957 senesine kadar sahiplenmiştir. 1957 senesi bu karşılıklı silahlanma rekabetinin farklı bir boyuta ulaştığı senedir. 1957 yılında SSCB yapay uydu Sputnik’i uzaya fırlatmasıyla hem dengeyi tekrar sağlamış hem de rekabeti uzaya taşımıştır. Bu gelişme sonrası ABD yenilgiye daha fazla dayanamayıp bir sene sonra 1958 senesinde uzaya ilk uydusunu göndermiş ve dünya toprakları bu iki büyük gücün mücadelesi için yeterli kalmayıp uzay da işin içine katılmıştır. 

 

Birbirine karşı mücadele eden fakat birbiriyle herhangi bir tartışma içerisine girmeyen bu iki devlet 1 Mayıs 1960’da, Türkiye’deki bir hava üssünden kalkan Amerikan U – 2 casus uçağının SSCB tarafından vurulup ve düşürülmesi ile birbirleriyle savaşın eşiğine gelmiştir. Olayın kamuoyuna yansıması ile birlikte, Sovyetler sert bir tutum takınarak Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batılı devletleri gerekirse bir dünya savaşının çıkabileceğini söyleyerek tehdit etmiştir.

 

U-2 casus uçağı sorunu sonrası ortalığın yatışmasına pek fırsat kalmadan ABD ve SSCB tekrardan karşı karşıya gelmişti. 1962 senesinde ABD’nin SSCB’yi kontrol altına almak ve herhangi bir savaş çıkması durumuna karşı önlem almak amacıyla Türkiye’ye füzeler yerleştirmesi işleri tekrardan rayından çıkmıştı. SSCB, ezeli rakibinin bu hamlesi sonrasında ABD’ye yakın ve komünist olan Küba’ya kendi füzelerini yerleştirmiştir. Böyle başlayan ve 13 gün süren Küba Krizi dünyayı bir nükleer savaş ve hatta yok olmanın eşiğine getirmişti. İki taraftan birisinin yapacağı mantık dışı bir hamle o günlerde dünyayı kasıp kavuracak şiddetli fırtınalara sebep olabilirdi. Kruşçev ve Kennedy’nin karşılıklı olarak anlaşmaları sonrasında geri hamleler atılmış ve tehlike böylelikle geçiştirilmiştir. 

 

Bu dönem aslında iki süper gücün birbirine gözdağı vermek amacıyla ortaya çıkardığı termonükleer silahların geliştirildiği olası bir savaş korkusunun hâkim olduğu bir dönemdir.  Bu dönemde savaştan ziyade karşılıklı nükleer caydırma durumuna bağlı olarak ‘’Dehşet Dengesi’’ ya da Karşılıklı Yok olma tehlikesinin yarattığı bir tür denge anlayışı hâkim olmuştur. Nükleer silahlanma yarışı, 1970 yılında yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması ile sonlanmıştır. Nükleer bir savaşın Soğuk Savaş döneminde çıkmamasının nedenlerinden belki de en önemlisi iki ülke liderinin de mantıklı davranışlar sergilemesi ve ülkelerine zarar gelecek herhangi bir davranışta bulunmaktan kaçınmaları olmuştur. 

 

ÜÇÜNCÜ DÜNYA ÜLKELERİ SOĞUK SAVAŞTA

 

Soğuk Savaş döneminin son ve üçüncü ana kriterine bakacak olduğumuzda; Soğuk Savaş’ın iki büyük gücünün arasındaki rekabet Üçüncü Dünya ülkelerinde hâkimiyet kurma amacını beraberinde getirmiştir. ABD ve SSCB’nin Üçüncü Dünya ülkelerine yapmış oldukları müdahaleler o bölgelerde ciddi çatışmalara ve bunların sonucunda da sosyal, siyasal ve ekonomik değişimlere sebebiyet vermiştir. 

 

Bir taraftan Avrupa’nın iyileşmesi diğer taraftan Çin’in çöküşü Doğuda bir boşluk yaratmıştı ve Sovyetlerin baskısı bir anda Asya bölgesine doğru çevrilmişti. SSCB, ABD’nin Asya kıtasından kovulması gerektiğini düşünmüştü ve bu amaç ile ikiye parçalanmış vaziyette olan Kore ana hedef haline gelmişti. SSCB’nin Kuzey Kore’ye, ABD’nin ise Güney Kore’ye destek verdiği bu savaş dünyanın ekonomik, siyasi ve askeri anlamlarda bölünmesini daha da güçlendirmiştir. 

 

Milliyetçi Çin’in çökmesi ve Kore Savaşı’nın çıkması ABD’nin dış politikasını Anti-Sovyet’ten Anti-Komüniste çevirmişti yani bu ABD için tam bir ideoloji savaşı demekti. Lakin Çin’in kaybedilmesi Amerika’nın politikasında değişime gitmesine sebep oldu ve Çin ABD’nin potansiyel bir pazarı durumundaydı bunun yanı sıra ABD’nin Çin üzerindeki ilgisi politik değil ekonomik bir ilgiydi. Mücadeleler ABD’nin İran ve Vietnam’da iktidara müdahale etmesi ile daha da kızışmıştı. Bu müdahale komünizme karşı bir mücadeleydi ve ABD bu iki ülkede pek çıkar elde edemedi, hatta ABD, Vietnam’da politika alanında ilk mağlubiyetini almıştı. 

 

Tüm bu olanlar her iki tarafı tatmin etmemiş olmasıyla birlikte 1970’li yıllarda Asya, Afrika ve Güney Amerika’da şiddetli çatışmalar yaşanmaya başlanmıştır. Bu çatışmaların Doğu-Batı kutuplaşmasında sembolik bir anlamı vardır. SSCB ve ABD bu ülkeler üzerinde etkili olma mücadelesi içine girmiş ve bu ülkeleri dış yardımlarla ya da doğrudan askeri müdahaleler ile kendi bloklarına çekmeye çabalamışlardır. 

 

1978 senesine kadar ki süreç Birinci Soğuk Savaş olarak değerlendirilirken 1978 senesinde SSCB’nin Afganistan’da Sosyalist bir rejim kurması ile kısa sürecek olsa da İkinci Soğuk Savaş başlamış bulunmaktaydı. Bu da aslında Soğuk Savaş’ın son oyununun oynanması anlamına geliyordu.

 

1985 senesinde SSCB’de iktidara Gorbaçov’un gelmesi ile SSCB’nin hem ekonomi hem dış politika hem de uluslararası ilişkiler politikalarında önemli değişiklikler yaşanmaya başlanmıştır. Neo-Liberalizmin yükselişi ve ABD’nin ekonomik gelişmişliği 1989 da Doğu Avrupa’da Komünist partilerin yıkılmasına sebep olmuştu. Soğuk Savaş’ın temel sembollerinden olan Berlin Duvarı’nın 1989’un son aylarında yıkılması ve 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Soğuk Savaş’ın bitişine işaret ediyordu. 1991 senesinde SSCB’nin çöküşü ile dünyada tek bir süper gücün olduğu kesinleşmiş ve Soğuk Savaş’ın sonu gelmiştir. 

 

KAYNAKÇA

İsmayıl Hasanov/ Filiz Katman ’’Soğuk Savaş Döneminde ABD Ve SSCB’nin Politik İstihbarat Yöntemlerinin Karşılaştırması’’ Akademik Tarih Ve Düşünce Dergisi Robert J. Mcmahon ’’Soğuk Savaş’’ 

Klevis Kolasi ’’Soğuk Savaş’ın Barışçıl Olarak Sona Ermesi Ve Uluslararası İlişkiler Teorileri’’ Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi

John Lewis Gaddıs  ’’Soğuk Savaş (Pazarlıklar, Casuslar, Yalanlar, Gerçek)’’ 

Berkan YAYLA

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.