Absürt Bir Şiir Denemesi

0 1.814

Neden şiire her zaman “Neden” sözcüğü ile başlamak ister insan?

Rüzgâr eserken neden rüzgâr şarkısı dinlenir? Işıklar neden söner karşı komşunun karşı dairesinde, neden bir kapı daha sert çarpar pencereye göre, saat tam bilmem kaç ve ben bilmem neredeyim? 

Işıklarımız neden söner hemen? 

Karşı komşudaki hayatından ve evliliğinden mutsuz olan kadının evi karşısında neden daha mutsuz görünürüm ben?

Hâlbuki ben burada kendi gölgemde herkes gibi oturdum rüzgâra. Mavi erguvanlar götürüyor beni, altımda hissediyorum eflatun yaprakların hışırtısını. İnsanlar neden dışarıda değil, kediler dışarıdayken? Yoksa hepsi sevişiyorlar mı rüzgârdan istifade ederek? Bu pembe esen rüzgârdan…

Rüzgârda yalnızca kediler sevişmeyi bilir zannederdim eskiden. Bizim gecekondu mahalle ahalisi de kedilerden öğrenmiş sanki sevişmek siyasetinin hançerini…

Yoksa İsa’dan mı öğrendiler? 

Ben sadece bu gece sabaha karşı ya da sabaha kadar ya da hiç kalkmadan yerimden, oturup aşksızlığımla yazmak isterim. Sait’in denizlerini Sartre’ın varoluşunu pardon Tanpınar’ın “Huzurunu” anlatacağım (hem doğu dururken batıya ne hacet…) Pessoa’nın huzursuzluğunu ya da hafızın gül bahçelerini yazmak istiyorum. Hiçbir yaşama huzursuzluğu beni bu rüzgârın huzurunda huzursuzluğa itemeyeceğini bildiğim hâlde.

Bu gece bir şiire ne kadar kötü başlanırsa o kadar kötü başlayacağım. Ne kadar huzursuz bitecekse ve ne kadar kötü bitirilirse o kadar kötü bitirmeyi düşünüyorum. Şiirden doğan sevişmekler. Sevişmekten doğan şiir/likler sudan eksilen yankı, çekilen rüzgârın sızısı, suyun çilesi, nasıl olsa notaların parmak arasındaki matematiksel zekâsından verir bana. Hayır, durun yazacağım hayat beni aklayamazsa da…

Tutmayın beni ya! Bir kere de kötü yazılsın bir şeyler. Hep iyi yazılanlar bizi bu duruma getirmedi mi zaten?

Bakın size yazmam gerekiyor diyordum da inanmıyordunuz. Uçan sigara külüm bana bir takvim yaprağı olarak geldi. Yazmama kızıyorsunuz biliyorum. 

Şu an bir evde yalnız başıma yaşamadığıma kızıyorsunuz. Bir kadının kollarında olmadığım için kızıyorsunuz. Ben de isterdim inanın. Ama “çirkin yazılmış bir el yazısı gibi duruyorum bu hayatın üstünde.” Adonis’in dizilerinde yaşıyorum da kendi dizelerimde neden yaşamama izin vermiyorsunuz. Hani ilk dize tanrı vergisiydi, bana neden düşmedi o paydan? 

Tanrıyla aram kötüdür yıllardır ondan mı? Tanrı dersem postmodernistler kızacak bana. Bahsetmiyorum artık ondan. Hocam da kızardı bana. Saçmaladığım için Mahir, yazamadığım için Mehmet… 

Neyse hocalarım için yazıyorum da neden kendim için yazmıyorum? Neden bu dünyaya insanlar bir şeyler bırakmak ister ve neden bunun bir önemi ya da hükmü kalmadı? Neden yirminci yüzyılda kaldım? Neden o yüzyılın şairleri ile beni gömmediniz? Sen sus Edip seni kastetmiyorum. Bugün senden asla bahsetmeyeceğim. Sen binlerce yıl yaşamıştın. Bunu üzerindeki gökten ve kendinden anlamıştın. Ben rüzgârdan anlıyorum ama binlerce yıldır yaşadığımı/madığımı. Senden bahsetmeyeceğim bu yüzden. Biz ayrı düşünüyoruz. Sadece aynı yüzyılda yaşadık. Saatlerin dakikliğini Hegel’den ya da aynı şehirde ölünceye kadarki hayatın ne denli olduğunu öğrenecek değilim. Nietzsche gibi ben yalnızca biraz daha yaşadıktan sonra tüm yetilerimi kaybetmek isterdim. Sen anlamaktan yoruldun da ben çok mu memnunum Bay Pessoa. Sineklerin tanrısına değil yalnızca rüzgârın tanrılarına inanacağım. Mephistoyu istiyorum yanımda bu gece. Beni yer altında gezdirsin. Yer üstünde yarattığı yoldaşlarının arasında sıkıldım da biraz. Daha da uzatabilirim ama sabah yazdıklarıma güleceğim. Belki de size inat gülmeyeceğim. Bunu yaparsam şair olurum ama âşık olamam. Saat üçte yazıyorum. Dört otuz üçte bana bir kadın âşık olsun…

Mayıs 17, 2021

 

Yılmaz KİLVAN

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.