Azman Dede’nin Dilinden Dev Ruhlu Çocuklar

0 3.067

Üzerinde yaşadığımız toprakların tarihi şan ve şerefle bezenmiş birçok hikâyeye sahiptir. Söz konusu durum herkes tarafından kabul edilir, fakat tüm bu şan ve şerefin yanında acımızı yükselten yeri geldiğinde bizi ağlatan birçok olay da vardır. Yakın tarihimize baktığımızda içimizi acıtan, deyim yerindeyse içimizi titreten bu tür olayların birçoğu 1915 yılından 1916 yılına kadar süren Çanakkale Savaşı’nda gerçekleşmiştir. Cepheye gidip dönemeyen mektepliler, askerlerimizin yaşadığı insanüstü olaylar, kan gölleri, mermilerin dahi havada çarpıştığı şu Çanakkale…

Savaş bittikten yıllar sonra Çanakkale’de bulunan bir Anzak Subayı ile yapılan röportaj bile o anları yaşamasak dahi zihnimizde canlandırdığımızda kanımızı dondurmaya yetiyor. Anzak Subayı o günleri şöyle ifade ediyor: “Eğer Conk Bayırındaki toprağın rengini 9 ya da 10 Ağustostaki rengini tarif edecek olsaydım bunun donuk, kahverengimsi bir kırmızı olduğunu söylerdim ve bu kandı yalnızca kurumuş kan…”

İşte bu kanın sahiplerinden birinin hikayesini sizlere aktarmak istiyorum. İsmini belki kitaplarda duymadınız veya tarih hocanız Çanakkale Savaşını anlatırken sizlere bu olayı anlatmadı. Fakat birazdan okuyacaklarınız tamamıyla yaşanmış ve okuyan, dinleyen insanın gözlerini doldurmaya hatta ağlatmaya yetiyor. Bu hikâye, Azman Dede’nin hikâyesidir.

Azman Dede, Balıkesir İvrindi Mallıca Köyü doğumlu yüz dört (104) yaşında vefat etmiş bir Çanakkale Gazisidir. İki metreyi aşkın bir boya, dev gibi bir cüsseye sahip olan Azman Dede, haliyle o dönemde yaşayan insanlar tarafından “insan azmanı” olarak kabul edilmiş, Soyadı Kanunu çıktığında Azman soyadını almıştı. Gelelim, Azman Dedemizin hikayesine; her zaman sert olan bu heybetli ihtiyar Çanakkale aklına geldiğinde veyahut sorulduğunda neden hıçkıra hıçkıra ağlar? Devam edelim…

Yıllar önce yerel bir araştırmacı Mallıca Köyünde kendisiyle görüşmüş. Araştırmacının ifadesi ile Azman Dedenin kulakları ağır işitmekteydi ve kendisi ile iletişim kurmakta zorlanıyorlardı. Köylülerden biri araştırmacıya “benim sesime alışkın ben sorayım” deyip araştırmacıya yardımcı olmuş. Sorulan her soruyu cevaplayan Azman Dede, soru sırası Çanakkale’ye geldiğinde hüngür hüngür ağlamaya başlamış. Kendi zor duyduğu için karşısındaki kişiye de yüksek sesle, bağıra bağıra anlatmaya başlamış: “Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşımız telefonla takviye istedi. Gece yarısı olduğunda istenen takviye gelmişti. Hepsi gencecik insanlardı fakat aralarında çocuk sayılabilecek üç, dört tane asker de vardı, bunlar hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum. Yüzbaşı gecenin karanlığında hepsiyle tek tek ilgilendi ve üstlerini düzeltti. Hepsini sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu. Sıra çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyen çocuklar birden çakı gibi oluverdiler. Yüzbaşı şaşırarak sordu: Yavrum siz kimsiniz? İçlerinden biri hemen cevapladı: Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz vatan için ölmeye geldik!”

Azman Dede, “gönlüm akıverdi” o çocuklara diyordu. “Bu savaş için çok küçüktüler, daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. Mermi şöyle basılır, tüfek şöyle tutulur, mermi şöyle takılır. Onları karşıma alıp tek tek gösterdim. Siperlerin ardında sabahın ilk ışıklarına kadar talim yaptık. Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca düşman birlikleri her zaman yaptığı gibi siperlerimizi bombalamaya başladı. Yer gök top sesleri ile inliyordu. Her bomba düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor. Bir önceki günden ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları siperlerimize düşüyordu. Mermiler üzerimizden ıslık çalar gibi geçiyordu, siperler toz duman olmuştu… Bir ara Yüzbaşı: Azman yandık! diye bana sesleniyordu. Yüzbaşıya baktığımda siperlerin köşesini işaret ediyordu. O şarkılar söyleyerek sipere gelen çiçek toplarmış gibi neşeli olan çocuklar sanki bir yumak gibi birbirlerine sarılmış siperin köşesinde tir tir titriyorlardı. Çocuklar savaşın gerçekleriyle ilk defa karşı karşıya geliyorlardı. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı çünkü muharebede herhangi bir korkma, panik havası meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı:

Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı

Al sancağı teslim etti Allah’a ısmarladı

Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana

Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana…

Baktım hemen sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha, marş bitiyor yeniden başlıyorlardı. Bitiyor bir daha söylüyorlardı. Avaz avaz! Gözleri çakmak çakmak. Hücum zamanı geldiğinde hepsi süngülerini takmış, tüfeklerine sıkı sıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlayacak, dişleri kenetlenmiş bekliyorlardı. O an geldi ve Yüzbaşı ‘Hücum’ diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık, işte tam o anda, tam o anda o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler. İşte o anda bir makineli tüfek yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler. Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor! İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!”

Araştırmacı şöyle devam ediyordu: “Azman Dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu. Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi; ‘Azman Dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı’.” Koca bir devi ağlatan hikâye…

Hamaseti bir yana koyup gerçek duygu ve olaylar üzerinden tarihin bu sayfalarını karıştırdığımızda yaşananlar bir bir içimize işliyor, gönlümüz o anlara akıyor. Azman Dedenin hikâyesindeki küçük çocuklar gibi dev bir inanış ve fedakârlık ile vatanı için kendinden vaz geçenlerimizin varlığı değil mi tarihi, bu topraklardaki yurtseverliği, birlikteliği büyüten? Sadece savaşmayı değil, toprağı için ölmeyi emredecek kadar vatanını yüreği yapan komutan değil mi gözümüzü muasır medeniyete diken?

Peki ya biz? Dev ruhlu çocuklar/gençler olmaya hazır mıyız? Bu yolda atmamız gereken en önemli adım, geçmişimiz ve atalarımızla sadece övünmek değil, onlara ve bu ruha layık olmaya çalışmaktır. Unutulmamalıdır ki; bu ruh sadece savaş alanında ya da üniformada değil hayatınızın her yer ve anında bilincimizde olmalıdır. Biz, her zaman ileride olmalıyız, kendimizi bilgi ve değerler ile donatmalıyız, birbirimizi akıl ile kucaklamalıyız ki hem kahramanlarımızın ruhu huzura kavuşsun hem de bugün ve yarın da bu toplumsal ruh hepimizde yaşasın…

Umarım Azman Dedenin anlattıkları bizi etkilediği kadar bir ilham da kaynağı olur. Gözlerinizden birkaç damla yaş aktıysa üzgünüm, ama emin olun ki bu satırlar yazılırken de sözcükler ıslandı…

 

Gürsel AYAYDIN

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.