Mezopotamya’da İnsanlığın Yeniden Doğuşu: Tufan

0 4.113

Hz. Adem ve Havva dünya üzerindeki ilk insanlardır, aynı zamanda da Hz. Adem’in peygamberlik vasfı da vardır. İnsanlık tarihi bu iki insanın birlikteliğiyle başlamıştır. Hz. Adem ve Havva’nın, Habil ile Kabil adındaki iki çocuğunun arasındaki husumet Kabil’in Habil’i öldürmesiyle sonuçlanır. “Kötülük ve kötüler” kavramı da bu olay sonucunda insanlık tarihinde vuku bulmuş olur. Bu kavramların insanlık tarihine sirayet etmesiyle stabil düzende bozulmalar olmuş ve bu bozulmaların önüne geçebilmek, soyun bu şekilde ilerlemesini durdurabilmek adına ilerleyen süreçte evrensel bir tufan olayı yaşanmıştır. Bu tufan, bazı kültürlerde “Nuh Tufanı” olarak geçer. Baş karakter ise Hz. Nuh’tur. Hz. Nuh’un soyu yine Hz. Adem’in çocuklarından biri olan, neslini Allah’tan aldığı emirler doğrultusunda yönlendiren, iyiyi, doğruyu ve ahlakı savunan Şit’in soyuna dayanır.

Nuh peygamber Beyuraseb kavmine mensuptu ve yaşadığı çevrede fazlaca putperest vardı. Hz. Nuh onlara, tek bir tanrının olduğunu, gittikleri yolun doğru olmadığını söylemiş ve bu şekilde devam ederlerse sonlarının ıstırap olduğunu da bildirmiştir fakat Hz. Nuh’un bu uyarılarının karşılıksız kalması sebebiyle vaat edilen ıstırap bizim kültürümüzdeki adıyla “Nuh Tufanı” olarak kavmin başına gelmiştir: “Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular ve cehenneme sokuldular da kendileri için Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar. Nûh, şöyle dedi: ‘Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.’” (Kuran, Nuh 71/25-27)

Tufanın yapılacağı haberi Hz. Nuh’a “…yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim. Yeryüzündeki her canlı ölecek. Ama seninle bir anlaşma yapacağım. Oğulların karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin. Sağ kalabilmeleri için her canlı türünden bir erkek, bir dişi olmak üzere birer çifti gemiye al. Çeşit çeşit kuşlar, hayvanlar, sürüngenler sağ kalmak için çifter çifter sana gelecekler. Yanına hem kendin hem onlar için yenebilecek ne varsa al, ilerde yemek üzere depola…” (İncil, Yaradılış 6: 14-21) şeklinde verilmiş ve kendisinden bir gemi yapılması istenmiş, geminin yapımı Hz. Nuh’a tanrı tarafından, hangi malzemeleri kullanarak hangi ölçülerde yapılacağı bir bir öğretilmiştir: “Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (Kuran, Hud 11/37). Nuh tufanın gerçekleşmesi için gereken her şeyi yerine getirmişti ve sıra artık tufandaydı. Tufanın kopacağı bilgisi önceden bildirilmiştir, bazı kaynaklara göre bu bildiri tanrının merhametini simgeler: “Yedi gün sonra kırk gün kırk gece yağmur yağdıracağım. Yarattığım her canlıyı yeryüzünden silip atacağım.” (İncil, Yaradılış 7: 4.) “Nihayet emrimiz gelip, tandır kaynamaya başlayınca (sular coşup taşınca) Nûh’a dedik ki: ‘Her cins canlıdan (erkekli dişili) birer çift, bir de kendileri hakkında daha önce hüküm verilmiş olanlar dışındaki âilen ile iman edenleri ona yükle. Ama, onunla beraber sadece pek az kimse iman etmişti.” (Kuran, Hud 11/40). Yedi gün sonra tufandan hemen önce tanrının bildirdiği kişiler ve hayvanlar gemiye bindi, Nuh’un da binmesiyle tanrı kapıyı kapattı. “‘Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu’ denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’nin üzerine oturdu ve ‘Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!’ denildi.” (Kuran, Hud 11/44) (İlgili ayette geminin Cudi’ye oturduğu ifadesinde kastedilen yerin bugünkü Cudi Dağı olup olmadığı konusunda tefsirciler arasında bir netlik olmamakla birlikte üzerinde mutabık kalınan nokta Cudi’nin bir bölge olarak belirtildiği fakat bu bölgenin sınırlarının da net olarak bilinmediğidir).

Ardından yeryüzüne kırk gün kırk gece yağmur yağdı. Su seviyesi yükseldikçe gemi de hareket etmeye başlıyordu. Tufan kırk gün kırk gece sürdü su seviyesi yerden çıkan ve gökten yağan yağmurla birlikte iyice yükselmiş ve dağları on beş metre kadar geçmiş, gemiye binenler dışında yeryüzünde canlı kalmamıştır. Tanrının istediği gibi olmuş yeryüzü canlılardan temizlenmiştir. Kırk günün sonunda yağmur durmuş ancak yeryüzü hala sular altındadır. Yaklaşık beş ay boyunca sular altında kalan yeryüzü beş ay sonunda yavaş yavaş sular çekilmeye başlar ve tanrının bir rüzgâr estirmesiyle yüz elli günün sonunda sular azalır. Sular azaldıkça bir dağın tepesi görünmüş, Nuh rotayı bu dağa doğru çevirmiştir (Ağrı/Ararat Dağı). Onuncu aya kadar sular azalmaya devam etmiş ve onuncu ayın birinci günü ise diğer dağların da tepeleri görünmeye başladı. Daha sonra Nuh geminin penceresinden kuzgun kuşunu havaya bıraktı ancak kuş geri dönmedi, ardından belli bir süre sonra güvercini gönderdi güvercin hiçbir işaret bulamadan geri döndü, bir süre sonra güvercini tekrar gönderdi ve güvercin ağzında bir zeytin dalı ila geri geldi. O zaman Nuh yeryüzünde suların çekildiğini ve yaşam alanının oluşmaya başladığını anladı. Bir hafta sonra güvercini yeniden gönderdi fakat bu kez güvercin dönmedi bu da artık yaşamın başladığı anlamına geliyordu… Bir süre daha beklediler ve birinci yılın sonunda artık Nuh ve ailesinin dışarı çıkması emri üzerine dışarı çıktılar ardından da gemideki tüm canlıları dışarı çıkardı. Yeryüzünde artık yeni bir oluşum başlamıştı…

Dini referanslarla kısaca bu şekilde bilinen tufan hikayesi farklı kültürlere de yansımıştır. Bu kültürlerin en başında Mezopotamya uygarlıkları gelir. Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlar olmak üzere tufan bu dört uygarlığa da sirayet etmiştir. İçlerinde en uzun süre varlığını koruyan ve kültürel anlamda diğer uygarlıkları da etkisi altına alan “Sümer” uygarlığı tufan konusunda da diğer üç uygarlığı etkisi altına aldığı gibi Mezapotamya uygarlıkları dışında birçok kültürü de etkilemiştir. Tufan, anlatılan kültüre göre küçük değişiklikler gösterse bile genel olay örgüsü birbirine benzerdir. Tufan hikayesinin anlatıldığı en eski kaynak da Sümerler’e ait olan Gılgamış Destanı’dır dolayısıyla da diğer kültürlerin de hikâyede küçük revizeler yaparak kendi kültürlerine uyguladığını söyleyebiliriz.

Sümerler MÖ. 4000 yıllarında Mezopotamya’da hüküm sürmüş en köklü uygarlıktır. Sümerler, kendi yazı dillerini oluşturmuşlar ve dönemin şartlarını, krallarını, bazı olayları tabletler üzerine yazmışlardır. 19. yüzyılda Sümer tabletlerinin bulunması ve çözümlenmesiyle tarihin bazı gerçekleri de kendine kanıt bulmuştur. Dönemin kralları kendilerini kayıt altına almak istemiş ve bulunan tabletlerde, kral listelerine rastlanmıştır. Bu listeler “tufandan önce ve tufandan sonra” olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Sümer kültürüne göre “tufan” Kral Gılgameş’in bir hikayesidir. Tabletlere de destansı bir anlatımla yazılmıştır. Günümüzde de hala eski dini metinler arasında bilinirliğini korumayan “Gılgamış Destanı” tufan olayının o döneme yansımasını şu şekilde ifade eder:

“‘Gılgamış ona, uzaktaki Utnapiştim’e dedi: Utnapiştim, sana bakıyorum, biçimin başka değil; benim gibisin. Evet, benden ayrı değilsin, benim gibisin! Senin yüreğin savaş için yaratılmıştır! Nasıl oluyor da böyle sırtüstü yatıyorsun? Anlat! Tanrıların toplantısında yaşamı aramaya nasıl karar verdin?’

Utnapiştim, Gılgamış’a dedi: ‘Gılgamış, sana gizli bir şey açayım. Tanrıların gizini söyleyeyim: Şurippak, senin bildiğin bir kent, Fırat’ın kıyısındadır. Bu kent çok eskiden varken, tanrılar bu kentin yanındaydılar. Tanrıların aklına bir tufan yapmak geldi. Bunların babaları soylu Anu, hükümdarları yiğit Enlil Büyük vezirleri Ninurta. Su yolcuları Ennagi ve Bilge Ea da onların toplantısında yer aldı. Ea, tanrıların verdikleri kararı, kamıştan bir çite anlattı: “Kamış çit dinle! Şurippaklı Ubar-Tutu’ nun oğlu: Evi sök. Bir gemi yap. Serveti bırak. Yaşamı ara! Mülkten nefret et! Canını kurtar! Canlı yaratıkların her türünden geminin içine yükle. Yapacağın geminin her yanı uyumlu bir ölçüde olsun. Onun eni ve boyu bir ölçüde olsun. Yağmura karşı onun her yanına bir çatı kur.’

Ben, bunu anlar anlamaz Ea’ya, ‘İyi, anlaşıldı efendim. Şimdi bana ne dediysen dikkat ettim. Ben yapacağım. Fakat kent halkı ve yaşlılar sorarsa ne diyeyim?’ dedim.

Ea, kölesine ‘Be adam, insanlara şöyle dersin: Sanırım Enlil benden nefret etmeye başladı. Bunun için sizin kentinizde artık kalmayacağım. Enlil’in toprağına artık ayak basmayacağım. Apsu’ya inmek istiyorum. Orada efendim Ea’nın yanında kalacağım. Ea, üzerinize bir bereket yağmuru yağdıracaktır. Bundan sonra, tufan, kuşların saklı yuvalarını ve balıkların sığınaklarını size getirecek ve bol ürün alacaksınız. Bulutları güden bey, üstünüze gerçek bir buğday yağmuru yağdıracaktır.’ Dedi.

Halk çevresine toplandı. Küçük yavrular bile gemi için zift taşıyorlardı. Güçlü erkekler gemiye yedek kereste getiriyorlardı. Beşinci günde geminin kaburgasını oluşturdum. Geminin temeli bir iku genişliğindeydi. Kenarları on kamış yüksekliğindeydi. Üst güvertesi de alt güverteye tümüyle eşitti. Bunun da her yanı, on kamış uzunluğundaydı. “Bundan sonra geminin dış yüzünü hazırladım. Ve onları boyadım. Gemiyi altı katlı yaptım. Geminin alt ve üst güvertelerini yedi bölüme ayırdım. Ambarını da dokuza böldüm. Ortasına da su kazıkları çaktım. Güzel kürek seçtim. Ve geminin yedeklerini ambara koydum. Gemi yedinci günde tamam oldu. Gemiyi kızaktan indirmek güç oldu. Çünkü geminin üçte ikisi suya girinceye dek onu, kızak üzerinde aşağıdan ve yukarıdan itmek zorunluluğu vardı. Elime geçen her şeyi içine yükledim. Bütün soyumu ve kavmimi gemiye bindirdim. Yabani-evcil hayvanları ve bütün ustaları gemiye aldım. Şamaş, bana bir süre verdi: ‘Bulutları güden, akşamleyin bir buğday yağmuru yağdıracak’ diye. ‘O zaman gemiye bin ve kapını kapa’ diye.

Bu süre yaklaştı. Bulutları güden, akşamleyin buğday yağmurunu yağdırıyordu. Ben havanın yüzüne baktım. Hava, bakılmayacak kadar korkunçtu. Ben geminin içine bindim ve kapımı kapadım. Gemici Pusur-Amurri’ ye, gemiyi yaptığından dolayı, sarayı her şeyiyle teslim ettim. Artık gökten kara bulutlar yükseldi. Bulutların içinde Adad gürledi. Şullat ve Haniş, tanrıların kafilesini çekiyorlardı. Saray uluları, bunların peşi sıra dağları ve ovaları aşıyorlardı. Büyük İra, bütün bentlerin kazıklarını çekti. Ninurta da ilerleyip büyük havuzun sularını boşandırdı. Anunnaki Tanrıları, meşaleleri yukarı kaldırıyorlardı. Tanrıların saçtıkları ışın, ülkeyi kızıla boğuyordu. Fırtına tanrısının saçtığı yalım, gökyüzünü yalıyordu. Bütün güneşin ışıklarını kararttılar. Büyük fırtına, ülkeyi bir çanak gibi parçaladı. Bir gün karayel esip hepsini sildi süpürdü. Sonra birdenbire poyraz esip ülkenin altını üstüne getirdi. Rüzgârlar insanların tepesinde savaş edercesine çarpıştılar. Kimse kimseyi göremiyordu. Ve gökten bakılınca insanlar tanınmıyordu. Tanrılar bile tufandan korkarak geri çekildiler. Ve göğün en yüksek katına kadar çıktılar. Tanrılar, orada bir köpek gibi kıvrılmışlardı. Göğün en son eteklerinde büzülüp yatıyorlardı. İştar çocuğuna ağlayan bir ana gibi bağırıyordu. Tanrıların ecesi, güzel sesiyle âh ediyordu: ‘Yazık o güne. O gün çirkef olsun. Benim, tanrılar meclisinde kötülük buyurduğum o gün. Ben nasıl oldu da tanrılar toplantısında kötülük buyurdum? Nasıl oldu da insanları yok etmek için bu savaşımı buyurdum? Benim sevgili insanlarım! Denizi balıklar gibi doldursunlar diye mi doğuyordu?’ Anunnaki Tanrıları onunla birlikte âh ediyorlardı. Onlar yerlerinde ağlayarak oturuyorlardı. Dudakları çatlamıştı. Ve ağızlarından buhar çıkıyordu.

Fırtına ve tufan, altı gün, yedi geceyi geçti. Fırtına yurdu silip süpürüyordu. Artık yedinci gün gelince tufan fırtınası savaşımı durdurdu. Önceden dalgaları bir ordu gibi birbiriyle savaşan deniz, şimdi dinginleşti. Kötü rüzgâr dindi ve tufan sona erdi. Havaya baktığım zaman ortalıkta sessizlik vardı. Ve bütün insanlık çamur olmuştu. Suyun bastığı yüzey dümdüzdü. Bunun üzerine hava deliğini açtığım zaman güneşin sıcağı burnumun kanatlarına vurdu. Diz çöküp oturdum ve ağladım. Sonra ufuklara bakarak denizin kıyısını aradım. Her yana on iki defa bakınca denizden bir ada yükseldi. Sonunda gemi Nissir Dağı’ na oturdu. Nissir Dağı gemiyi altı gün tuttu ve onu sallanmaya bırakmadı. Yedinci gün gelince, dışarı bir güvercin çıkarıp uçurdum. Güvercin gitti, geldi. konacak yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir kırlangıç çıkarıp uçurdum. Kırlangıç gitti, geldi. konacak yer belli olmayınca geri döndü. Dışarı bir karga çıkarıp uçurdum. Karga gidip yedi içti bir daha geriye dönmedi.

Bundan sonra dört rüzgâr yönüne her şeyi dışarı salıverip bir kurban kestim. Ziggurat Dağı’nın tepesinde bir tütsü sungu hazırladım. Artık yedi ve nice yedi sungu küpleri yerleştirdim. Bu küplerin taslarına güzel kokulu kamış, katran sakızı ve mersin kokusu döktüm. Tanrılar bu güzel kokuyu aldılar. Tanrılar, kurban verenin tepesinin üstünde sinekler gibi toplandılar. Büyük tanrıça oraya gelir gelmez kendi zevki için yaptığı büyük gerdanlığı yukarı kaldırdı: “Siz oradaki tanrılar! Ben boynumda taşıdığım bu gerdanlığın taşlarını nasıl unutmuyorsam, bu günleri de sonsuza dek anımsayacağıma, ve asla unutmayacağıma ant içerim. Bütün tanrılar bu güzel koku sungusuna gelsinler. Ama, Enlil bu sunguya gelmesin! Çünkü körü körüne tufan yaptı ve insanlarımı yıkıma uğrattı!’

Enlil oraya gelir gelmez, gemiyi görünce öfkelendi. İgigi Tanrıları’ na son derecede kızdı: ‘Buradan bir can kurtulmuştur. Bu yıkımdan kimse kurtulmamalıydı!’

Ninurta, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil’e dedi: ‘Böyle bir şeyi Ea’dan başka kim bulup düşünebilirdi? Her beceriyi, her hileyi yalnızca Ea bilir.’

Ea, konuşmak için ağzını açtı ve Enlil’e, ‘Ey tanrıların büyük üstadı, ey yiğit Enlil! Ah, nasıl olur da sen körü körüne tufan yaptın? Onun suçunu suçluya yüklet! Kelepçesini gevşet ki etini kesmesin. Senin yaptığın bu tufan yerine, bir aslan kalkıp insanları azaltsa daha iyiydi! Senin yaptığın bu tufan yerine, veba tanrısı kalkıp insanlara bulaşsaydı daha iyiydi! Ben, büyük tanrıların gizini açığa vurmadım! Aklı pek çok olan bir düş gösterdim. O, böylece tanrıların gizini öğrendi. Şimdi onun için bir karar vermek sana düşer!’ dedi

Enlil, geminin içine binip elimden tuttu ve beni karaya çıkardı. Kadınımı da çıkarıp yanında diz çöktürdü. Alınlarımızı elledi ve aramızda durarak bizi kutladı: ‘Utnapiştim, bundan önce bir insandı. Fakat şimdi, Utnapiştim ve kadını bizim gibi tanrılar olsunlar! Utnapiştim otursun! Uzakta. Irmakların denize döküldüğü yerde!’”

Destanda geçen tufan hikayesinin ana düşüncesi insanlığı yeryüzünden silmektir. Tufan hikayesinin bütün detaylarıyla anlatıldığı en eski kaynak Gılgamış Destanı’dır diyebiliriz. Diğer kültürlere de bakıldığı zaman olay örgüsü aynı kalırken kişi isimleri gibi bazı küçük değişiklikler söz konusudur. Konuya dair en eski kaynak Sümer uygarlığına ait olduğu için diğer toplumlarında Sümerlerden etkilendiği açıkça ortadadır.

Tufan hikayesine kendi kültüründe yer veren diğer bir uygarlık ise Akadlardır. Akadlar, MÖ. 2334-2150 yılları arasında Mezopotamya’da hüküm süren Sami kökenli bir uygarlıktır. Sümer kültüründen çokça etkilenmiş, Sümerler’in çivi yazısını kendi dillerine uyarlamış ve kullanmışlardır. Sümer kültürüne kendilerini bu kadar kaptırmalarının sonuçlarından tufan hikayesi de nasibini almıştır. Birebir olmasa da birçok yönüyle benzer bir hikâye kaleme almışlardır. Akadlar, yine tanrıların insanlığı ortadan kaldırmak gibi bir hedef uğruna tufanı gerçekleştirdikleri ileri sürülmüşlerdir. İnsanlığın çoğalmasından ve gürültünün artmasından rahatsız olan Tanrı Enlil’in onları yok etmek istemesi bu kültürdeki Tufanın temel sebebidir.

Tufan hikayesinin, Babil ve Asur kültürlerine yansımaları da yine Akadlarda olduğu gibi Sümer Kültüründen ciddi bir etkilenme söz konusudur. Babil Kültürüne baktığımız zaman tufan hikayesine ilk olarak Babil uygarlığının ünlü tarihçisi Berossus’un M.Ö. 280’lerde yazdığı “Babil Tarihi” adlı eserinde rastlanmaktadır. Olayın kahramanı “Xisutros”dur. Gılgamış Destanında anlatılan hikâye ile genel itibariyle aynı olay örgüsü devam etmektedir. Asur uygarlığında da aynı durum söz konusudur burada da Sümer Kültürü ve Gılgamış Destanı etkilerini fazlaca görüyoruz. Asurlar M.Ö. 2000 yılında Musul’un güneyinde Dicle Nehri’nin kıyılarında kurulmuş daha sonra Suriye ve Anadolu’ya yayılmışlardır. Kurulduğu bölgede yapılan kazılarda Asurlar’a ait “Asurbanibal Kütüphanesi” bulunmuştur. Dönemin kralları yaşanan gelişmeleri plaketlere yazdırarak muhafaza etmeye çalışmışlardır. Tufan hikayesine de bu kaynakların içerisinde rastlanmıştır. Asur Kültüründe tufanın yeri ise Gılgamış Destanı’nın temize çekilmiş hali diyebiliriz.

Mezapotamya uygarlıkları birbirinden her anlamda etkilenmiş kültür bakımından birbirlerinin devamı niteliğini taşıyan uygarlıklardır. Bu uygarlıklar arasında en eskisi ve etki alanı en geniş olan uygarlık ise Sümer Uygarlığıdır. Kendisinden sonraki uygarlıklara ışık tutmuş ve kendi gelişmeleri dahilinde onların da ilerlemesini sağlamıştır dolayısıyla tufan hikayesi de bu bölgede birbirine benzer hatta aynısı diyebileceğimiz nitelikte eserler ortaya koymuşlardır. O yüzden bu konuda referans alınması gereken kaynak Gılgamış Destanıdır.

Dünya üzerindeki birçok uygarlığı etkisi altına alan tufan hikayesi birçok Türk boyunu etkilemiş ve Türk edebiyatında da kendisine yer edinmiştir. Türk kültürünün Sümerlere dayandığı ve hatta Hz. Nuh’un oğlu Yasef’in soyundan geldiği görüşü de mevcuttur. Altay, Türkmen, Kazak, Azerbaycan kültüründe de Tufan miti mevcuttur. Altay efsanelerinde tufan, Nama adlı birine tufan haberi gelir ve kendisinden küp şeklinde bir gemi yapması istenir. Nama’nın üç oğlu vardır, gemiyi yapar, ailesini ve hayvanları alarak yedi gün yedi gece süren tufandan kurtulur. Altay kültüründe kısaca bu şekilde anlatılır. Türkmenlerde ise durum daha farklıdır dinle alakası olmayan, bir kahramanı ve bir cezası olmayan, tamamen yerel bir hikayedir. Kazakların efsanesi, Türk efsanesine daha yakındır. Turan Ovası’nda yaşayan insanların bir kısmının günahları yüzünden ovayı su basıyor bunu gören Nuh da Aral Gölü kıyısında bir gemi yapıyor ve tufan başlayınca gemi sürüklenerek Anadolu’ya kadar gelip Cudi Dağı’nın tepesine oturuyor. Azerbaycan kültüründe de Tufan haberini bir nine torununa veriyor bir süre sonra tufan başlıyor ve nene kendisinin kurtulamayacağını anlayınca torununa koşmasını söylüyor çocuk koşarak dağın tepesine çıkıyor ve tufandan bir şekilde kurtuluyor.

Mezopotamya uygarlıklarından Türk kültürlerine kadar uzanan hatta diğer birçok kültürde de kendisine yer bulan “Nuh Tufanı” aslında yarattığı canlıların, tanrının kurallarına uymaması sonucunda yeryüzünü canlılardan arındırmak istemiş kendi istediği birkaç türün yaşamasını istemiştir bu sebeple kültürlere gire değişkenlik gösteren bir kahraman seçilerek ilahi yolla yapımı öğretilen bir gemi sayesinde kurulan canlılarla bir liste yeni bir oluşum sürecine girilmesidir.

Kaynakça:

Atik, Yahya. (2018). Dini Kaynaklar ve Bilimsel Bulgular Işığında Nuh Tufanı. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim Dalı, Konya.

 

                                                                                                                                                                Hatice AŞKOL

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.