Aşıkların Zülali Babası: Aşık Zülali

0 970

Asıl adıyla Yusuf Kökten, 1873 yılında Ardahan’ın Posof ilçesinde doğmuştur. (Bazı kaynaklarda doğum yeri olarak Kars geçmektedir. Bunun sebebi Posof’un, Osmanlı zamanında Kars’a bağlı olmasıdır.)

Posof ilçesinin, o zamanki adıyla Suskap köyünde hayata gözlerini açmıştır. Babası Şekeroğulları sülalesine mensup olan Hurşit oğlu Abdullah’tır. Annesinin ise Hacıgiller sülalesine mensup olduğunu bildiğimiz halde ismi konusunda pek bir netlik yoktur. Annesinin ismine kimileri Güllü, kimileri ise Altun demektedir.

İlk tahsilini dedesinin gözetiminde köyünde almıştır. Dedesi Hurşit Ağa onun hevesli bir çocuk olduğunu bildiği için bizzat eğitimini yönlendirmeye çalışmıştır. Öğretmeninin adı Osman Efendi’dir. Buradaki eğitiminde okumayı ve hesabı öğrenir, dokuz yaşına geldiğinde ise Kuran’ı hatim eder. Kendisini araştıran Yunus Zeyrek’in eriştiği bilgilere göre gençliğinde at binmeyi ve çalgı dinlemeyi çok sevmektedir. Medrese eğitimini de Digor’da almıştır. Aşık edebiyatı ve ozanlık geleneği yolunda güçlü aşıkların yazdıklarını okuyup ezberlemiş, bunun yanında saz çalma ve söz dersleri almıştır.

Yusuf Kökten nasıl Aşık Zülali oldu?

Birçok kaynak onun Zülali mahlasını almasını dönemin ünlü aşıklarından olan ve hocası Feryadi’ye bağlarken, gerçekte olay tam olarak böyle değildir. İlkokul yıllarında Yusuf Kökten, Zeliha isimli bir kıza âşık olur. Kız ile atışmaya başlayan Yusuf Kökten ilerleyen zamanlarda Zeliha’nın isteği ile “Zülal” mahlasını kullanmaya başlamıştır. Feryadi de Yusuf Kökten’deki ışığı ve geleceği görmüş, onu “Zülali” olarak çağırmıştır. Kökten artık şiirlerinde “Zülali” mahlasını kullanmaya başlamıştır.

“Onun aşıklığı gerçek miydi, yoksa heves miydi?” dediğinizi duyar gibiyim. Aşık Zülali okuma-yazma bildiği için küçük yaşlarda Aşık Garip, Aşık Kerem gibi birçok halk hikayelerini okumaya başlamış ve onlardan çok fazla etkilenmiştir. Bunların yanında gördüğü iki rüya onu büsbütün Aşık yapmıştır. Bu rüyaların farklı anlatımları olsa da ilki şu şekildedir: Sap yüklemek için tarlaya giderken bir mezarlığın yanında gelen ses üzerine duran Zülali, mezarlığa girer ve orada nikaplı bir kız görür, onunla söyleşir. Kız yüzünü açınca bunun Zeliha olduğunu görür. Kız, ona değerli bir taş verir; fakat Aşık onu düşürüp kaybeder. Bu sırada bir Pir gelip ne aradığını sorar ona, karşılıklı deyişler yaparlar ve Pir daha sonra gözden kaybolur. Zülali uyandığında yirmi dört saat boyunca konuşamaz. Diğer rüyası ise bu kadar ayrıntılı olmasa da şu şekildedir: Kaf Dağı’nın ardında sürekli bir peri kızı görmesidir. Bu iki rüyasını şiirlerinde sürekli dile getirince halk artık ona “Badeli Halk Aşığı” demeye başlamıştır. Aşıklığı artık dilden dile yayılmaya başlarken ateşler içinde yatağa düşmüştür. Kendisine nüsha/muska yapmak, okuyup üflemek isteyen hocalara “nazire” yaparak onlara şu mısralarla seslenmiştir:

“Bir milyon halkı günde atarsın cehenneme

Tanrı bilir kim gidecek, kimindir Cennet Sofu

Bir kere Allah diyelim, kocaman tespih nedir?

Tanrı Errahmerrahimdir, eyleme külfet Sofu

Baklava diye yutarsın yetimlerin hakkını

Zerre vicdanında senin yok mu merhamet Sofu.

İsterim yardım Allah’tan, istemem nushan senin

Niçin edem benden aciz mürşide minnet Sofu?”

Tedavi için gelen ve bu sözleri işiten Kadı Numan Efendi, “Bu çocukta meleke-i ilahiye vardır; dokunmayalım. İnşallah iyileşir” demiş ve oradan gitmiştir. İlerleyen zamanlarda dedesi ona bir saz almış ve artık Zülali nerede bir aşık, nerede bir ehlidil var ise onunla çalıp söylemeye başlamıştır. 16 yaşına geldiğinde Aşık Abbas ile yakın yöreleri dolaşmaya başlamış Çıldır’da Aşık Şenlik ile atışmıştır. Aşık Şenlik milli duyguları yüksek ünlü bir aşık iken Zülali daha genç bir kişi ve aşıklık yolunda yeni bir insandır. Fakat Aşık Şenlik ile karşılaşması ve onunla atışmasıyla aşıklığını ispatlamıştır. Bu olaydan sonra Zülali, Ahıska köylerini dolaşmaya başlamıştır. Köyleri dolaştığı sıralarda kolera hastalığı vukuu bulmuş, bu olay üzerine bir destan yazmıştır. Bu destanın başlangıç dörtlüğü ise şöyledir:

“Bin sekiz yüz doksan bir tarihinde

Bir zelzele düştü devr-i cihana

Açtı bayrağını gülşen bağında

Yıkıldı hisarı daldı her yana…”

Buradan sonra Batum taraflarına geçmiş ve Ermeni saz şairi Kenziya ile atışmıştır. Rusların, yaşadığı bölgeleri işgal etmesi sonucu Bursa’ya gitmiş, burada abisiyle bir araya gelip onunla İstanbul’a geçtikten sonra üç ay kadar medresede Arapça eğitimi almıştır. Fakat Zülali bir yandan Bursa Ziraat Mektebi’ne başvuru yapmış, kabul edilince 1894 yılı sonbaharında Bursa’ya dönmüş ve ziraat okulunda üç yıl eğitim almıştır. Zülali burada hastalanmıştır. Bir yandan da fakirlik ve gurbet acısı yüreğine işleyince dilinden şu mısralar dökülmüştür:

“Birdenbire gelip kondu yurduma

Oturdu evime yattı fakirlik

Attı kollarını sardı boynuma

Sineme ok gibi battı fakirlik.

Dedim yakamdan düş, yeter ey efe

Dedi kardeş daha gelmedim keyfe

Bulamaz olunca bir fincan kayfe

Acıdı merhamet etti fakirlik…”

Hastalığının yalnızca yöresine dönünce iyileşeceğine inanan Zülali, tebdili hava raporu ile Posof’a dönmüş ve inandığı gibi burada iyileşmiştir. Yaşlanmış olan ustası Feryadi ile görüşmüş, onunla söyleşmiştir. Buraya döndükten sonra hayatını başlı başına değiştirecek olaylar da başlamıştır diyebiliriz. Hemen anlatalım… 1899 yılında Tiflis Kadısı Alaeddin Efendi onun namını ve ismini çok duyduğundan Zülali’yi yanına çağırmış, daha sonra Zülali Azerbaycan’ın Şeki (Nuha) şehrinde muallimliğe başlamıştır. Aşık Zülali doğduğu yerin işgali, Osmanlı Devleti’nin o zamanki durumu sebebiyle Türkçü ve Turancı fikir akımlarından çok fazla etkilenmişti. “Dilde, fikirde, işte birlik” diyen Gaspıralı İsmail Bey’den de etkilenmiş ve burada muallimlik yaptığı yerde açtığı Ahval-i Cedid kursuna katılmış, bir yandan da yine Gaspıralı İsmail Bey’in kurduğu Tercüman gazetesinin muhabirliğini yapmıştır. Artık o da Türk birliği etrafında toplanan aydınlar arasında yerini almıştır. Azerbaycan’da oldukça etkili bir dönem geçiren Zülali iki yıl da Şamahı’da muallimlik yapmıştır. Bunların yanı sıra Şarki Rus ve Hayat gazetelerinde muhabirlik, mizah gazetesi Molla Nasreddin’e yazılar, Müslüman Çocuğun Kitabı adlı eserini yazmak için Ömer Faik Numanzade ve onu Tiflis’e çağıran Alaeddin Efendi ile iş birliği yapmak gibi birçok faaliyette bulunmuştur.             Türk Birliği çalışmalarının buralarda iyice anlaşılması ve yayılması için öncü rol oynamıştır. Hele ki Kafkasya’da bulunduğu yıllarından olan 1904’te tanıştığı aydınlardan etkilenip öyle bir gazel yazmıştır ki, bu gazel Zülali denince akla gelen en meşhur eserlerinden biri olmuştur:

“Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur,

Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.

Kara bulutlar içinden parlayıp şimşek atar,

Gök gürler, dolular yağar, bakarız bir gün olur.

Kafkas, Buhara, Kırım’dan çevrilen hisarları,

Vurur milli külünk ile yıkarız bir gün olur.

Cehennem olur cihanı yakarız bir gün olur.

Anadol’dan Hindistan’a geçeriz Temür gibi,

Himalaya dağlarını çalkarız bir gün olur.

Dağıstan, Kırım, Kazan’ı; İran, Turan, Kaşgar’ı,

İttihadın zinciriyle sıkarız bir gün olur.

Bizi boğmak için yurda akan acı selleri,

Dinimizin kuvvetiyle tıkarız bir gün olur.

Türk doğarız, Türk gezeriz, Türk yaşarız dünyada;

Devrilen Moskof elinden çıkarız bir gün olur.

Der Zülali, Volga, Tuna, Ceyhun, Araslar gibi

Tuğyan eder deryalara akarız bir gün olur…”

Zülali’nin aşıklığı sadece sevdiğine yazdığı şiirlerden değil, vatanına, milletine olan sevdasını da yansıtır. Fakat Ruslar pek tabii Zülali’den hoşnut olmamış, onu sürekli takip etmeye başlamıştır. Rusların takibi çok fazla artınca Posof’a geri dönmüştür. Posof’a dönmekle Ruslar peşini yine bırakmamış, takibe devam etmişlerdir. Burada takipten kurtulmak için sabah medresede müderrislik, öğleden sonra ise Rus okulunda Türkçe muallimliği yapmıştır. Muallimliği sırasında dikkat ettiği en önemli nokta ise gençler arasında milli duyguların canlı tutulmasıdır. Şairliğini kullanarak bu konuda oldukça başarılı olmuştur. Yine 1908 yılında Azerbaycan’a çağrılmış ve Şeki’ye gitmiştir. Geldiğini öğrenen Ruslar yine takibe başlayınca Posof’a geri dönmüş ama Ruslar burada da peşini bırakmamış hatta takiplerini daha da arttırmışlardır. Bu yüzden 1911 yılında 93 Harbi sırasında göç edenlerin en çok gittiği yerlerden olan Afyon’a göç etmiş, Afyon’un Sarıçayır (Selimiye) köyüne yerleşmiştir. Yerleştikten sonra ilk iş olarak bir heyet tarafından imtihan edilerek müderrislik belgesi alır ve Afyonkarahisar Esir Türki mektebinde az bir süre ile muallimlik yapar. Daha sonra bu görevi bırakarak yerleştiği köyün, köy muallimliğini yapar. Yunanlıların bu köyü işgali sonrası Konya’nın Ilgın ilçesine yerleşir. 27 Ağustos 1920’ye kadar orada kalır. Daha sonra Afyon’un Dinar ilçesine bağlı Dombey köyünde ve sonra yine Selimiye köyünde öğretmenlik yapar. 1930’lu yıllarda tekrar Posof’u ziyaret etmiş burada çok az bir süre dinlendikten sonra yine Orta Anadolu’ya dönmüş, Emirdağı’nın Bavurdu, Çifteler’in Zaferhamit ve Mahmudiye’nin Kaymaz Yaylası’nda imamlık yaptığı söylenmiştir. Kısa süren bu dönemde Zülali kendisine: “Neylersin imamlık, şairliğin yap!” demiştir.

Zülalinin en büyük aşkı, onun “Zülali” mahlasını almasında etkin bir rol alan Zeliha’dır. Bu gönül ilişkisi uzun yıllar devam etmişse de Zeliha, Zülali’nin Bursa’da okuduğu yıllarda vefat etmiştir. Kim bilir belki de yukarıdaki satırlarda geçen, Zülali’nin ciddi hastalık durumu ve iyileşmesinin Posof’ta mümkün olacağına olan inancı Zeliha’nın vefat etmesinden kaynaklanıyor olabilir. İlk evliliğini annesinin isteği ile Şavşat’ın Suluoban (Pınarlı) köyünden Pamuk Hanım ile yapmıştır. Pamuk Hanım’dan bir erkek bir kız olmak üzere iki evlat sahibi olsa da, bu çocuklar erkenden vefat etmiş, Pamuk Hanım da 1906 yılında Suskap köyünde vefat etmiştir. Daha sonra Aşağı Zurnal Köyü’nden Bedriye Hanım ile evlenmiş biri erkenden vefat eden bir oğlunun yanında Bedriye Hanım’dan iki oğlu ve üç kızı olmuştur. 1940 yılında oğullarından birisi olan Manisa’da ziraatçılık yapan Osman’ın yanına gitmiş ve burada katarakt ameliyatı olmuş ama bu ameliyatın başarısız olması yüzünden bir gözünü kaybetmiştir. 1946 yılında ailesinin birçok üyesinin göç ettiği Eskişehir’in Çifteler ilçesine taşınmıştır. 18 Aralık 1956 yılında burada vefat etmiştir ve mezarı Çifteler’de bulunmaktadır.

Aşık Ömer, Dertli, Gevheri ve Karacaoğlan, Zülaliyi fazlası ile etkilemiştir. Yöresine yakın olan Bayburtlu Zihni, Karslı Ceyhuni’nin yanı sıra yöresinde yaşayıp ondan yaşça büyük olan Aşık Şenlik ve Aşık Sümmani’den de etkilendiğini dile getirilebilir. Fakat kendisi, kendi devrinde bulunan aşıkları zayıf görmektedir. Aruz ve hece ölçüsünü başarılı bir şekilde kullanmış, hece ölçüsüne ise “tartı” demiştir. Destan, koşma ve türkülerinde hece ölçüsünün 6+5, 4+4+3 olan on birli kalıbını kullanmıştır. Kırkın üzerinde divan tarzı şiirleri vardır. Burada aruz ölçüsünden kullandığı kalıplar ise “failatün failatün failatün failün” ve “mefailün mefailün mefailün mefailün”dür. Mısralarına temel olan konu tabii ki aşktır. Yukarıda bahsedildiği gibi onun aşkının iki kaynağı vardır; biri gönlü, diğeri de yurdu ve milleti… Posof’un Rus işgaline uğraması gönlünde hep yara olmuştur. Posof’un Rus işgalinden kurtarılması O’nun ömründe yaşadığı en büyük mutluluklardan biri olmuştur.

83 yaşında hayata gözlerini yuman Aşık Zülali, hayatı boyunca Türk Birliği’ne inanmış, bu yönde çalışmalar yapmış hayatının son dönemlerinde bile bazı yaşananların bir duvar gibi karşısında durmuştur. Gerek şiirleri, gerekse gazelleri ve koşmaları ile halkın dikkatini bu yönlere çekmiş, Rus işgali altında olan Türklere umut ışığı olmuştur. Kendisinin 1940 yılında Kırzıoğlu’na yazdığı mektupta “Orada eserlerimizi neşrederseniz bizi ebediyete kaydetmiş olursunuz” demiştir. Posof’tan başta Fakiri, Feryadi, Müdami, Zülali gibi birçok aşık yetişmiş olsa da bu aşıklar arasında önde geleni Aşık Zülali olmuştur. Zülali sadece kendi mısralarını değil ardından gelecek isimleri de özenle işlemiştir. Abbas, İskender, Şükri, Cafer Usta (Cevheri), Posoflu Hakiki ve İkrami onun çıraklarıdır. Görüldüğü gibi Zülalinin aşıklık kültüründe kalıcı etkisi olmuş, geçmişte ve günümüzde örnek olarak alınmıştır.

Kapanışı ise Zülalinin yurtseverliğini ilmek ilmek dokuduğu mısraları ile yapalım:

“Bir karış toprağa verseler, cihanı vermeyiz.

Parçalasalar Eflak’ı asumanı vermeyiz.

Kalbimizde damla kandır vatanın her parçası,

Göle’yi, Sarıkamış’ı, Kağızman’ı vermeyiz.

Tek zerreden bir kütleyiz, bu ülkede yaşarız,

Yediden yetmişe dek serhatlere koşarız,

Bir ayak toprak alsalar biz iki dağ aşarız,

Dünya alt üst olmayınca bu vatanı vermeyiz.

Zülali, çeker isek al bayrağı arş ileri!

Biz öyle Türk oğluyuz ki dönmeyiz asla geri,

Ciğerimizde saklarız, Posof, Şavşat, Çıldır’ı

Artvin’i, o güzel Kars’ı, Ardahan’ı vermeyiz…”

                                                                      Aşıklar Serdarı, Aşık Zülali

(İki Gürcü profesörün yayınladığı bir makaleyle Kars, Ardahan ve Artvin’i talep etmesi üzerine)

 

Kaynakça:

Zeyrek, Yunus (2004). Posoflu Zülâlî -Hayatı Eserleri Karşılaşmaları ve Millî Faaliyetleri-. Ankara: Kozan Ofset.

 

*Yazıyı yazmamda yardımcı olan Doç. Dr. Hakan ARIDEMİR hocaya teşekkürlerimi sunarım.

                                                                                                                          Gürsel AYAYDIN  

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.