Doğaya Saygı Duyuyor Muyuz?

0 2.800

Son zamanlarda Marmara Denizindeki deniz salyalarıyla birlikte önemi git gide artan bir konu: çevremizde, denizlerimizde olan kirliliğe karşı doğanın haykırışı. Greenpeace’in paylaşımlarına göre Marmara’da başlayan tehlike Ege’yi ve Karadeniz’i de etkisi altına almış durumda. Denizlerimiz iklim krizi, plastik kirliliği, aşırı balık avcılığı, atık boşaltımı gibi sebeplerden ötürü tehdit altında. Doğa, çevre artık rahat bırakılmak istediğini anlatıyor. Denizlerimiz kusuyor, toprağımız verimsizleşiyor.  Biz yönetimleri eleştirmekten başka ne yapıyoruz? Çevremize ne kadar duyarlıyız? Her insanın çevresine olan bilinçli tutumu birinci sınıf hayat bilgisi derslerinden ibaret mi kaldı? Elbette hiçbir şey bir günde düzelmiyor. Hiçbir şeyin bir günde bozulmadığı gibi. İklim krizleri bunun en açıklayıcı örneği. İklim kriziyle mücadele etmemiz gerekiyor fakat bilim insanlarının da söylediği gibi bunun için hızlı bir çözüm yok. Günden güne ölen dünyamız için “ben yere, denize çöp atsam ne olur atmasam ne?” gibi benzeri davranışlardan vazgeçmemiz, attığımız en ufak çöpün dünyadaki diğer canlılara nasıl zarar verdiğini gagasına sakız yapışıp ölen bir kuştan anlamamız gerekir. Artık bilinçli olmanın vakti geldi hatta geçiyor. Nasıl olsa çevreyi temizleyen görevliler var, nasıl olsa küçücük bir çöp diyerek gözlerimizi adeta yumduğumuz bu gerçeklerin şimdi gözümüzün içine dik dik bakması durumunda biz yine aynı gözleri havaya kaldırıp mı dolaşacağız? Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi çevreyi korumak aklın gereğidir ve uygarlığımız bir çiçekte, bir ağaçta, bir yeşilde saklıdır. Hava kirliliğinin yol açtığı solunum hastalıkları, sakatlıklar, kanser riski bir ağacın ne kadar önemli olduğunun göstergesidir. Kesilen ormanlarla birlikte nefesimizin de kesileceğini bilmeliyiz. 

Aşık Veysel ormandaki varlığı şu dörtlükle özetlemiştir:

“Gemi olur, suda yüzer,

 Uçak olur, gökte gezer, 

Kalem, kâğıt neler yazar, 

Ormandaki varlığa bak” 

Bize armağan edilen bu varlığı seversek yeri geldiğinde meyve verir yeri geldiğinde gölgesinde dinlendirir. Hem ağaçları seversek ormanları, ormanları seversek hayvanların sığınaklarını ellerinden almamış ekolojik dengeyi bozmamış oluruz. Böylece sevdiğimize saygı gösteririz. Yaşam alanlarına saygı duyarsak doğayı katletmeyiz. Ne kadar farkında olup farkındalığımızı geliştirebilirsek aklın gereğine uygun davranır ve kendi geleceğimizi kendi ellerimizle mahvetmemiş oluruz. Gerekli bilincin aşılanmasıyla, merkezi ve yerel yönetimlerin gerekli altyapıyı sağlamasıyla denizlerimiz kusmaktan vazgeçer, göllerimiz kurumaz. Bununla beraber doğal denge kendi varlığını korur. Kültürel değerlerimizi ise gözetiriz. Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahipse mücadele etme isteğinden geri dönmeyerek bilinçli birer birey olmamız icap eder. Küçüklükten beri aşılanması gereken sevgiyi ve sevginin getirdiği bilinci baltalarla kesilmesine, yeraltı ve yerüstü zenginliklerimizin bir hırs uğruna tüketilmesine izin vermemeliyiz. Topluma yerleşen sevgi ve bilinçle tahribatın önüne geçebiliriz. 

Sonuç olarak doğaya olan anlayışımızı kazanırsak ve anlayışımızı iyi yönde değiştirip kavrayabilirsek, felaketlerin önüne geçmiş oluruz. Sahibi olduğumuz kültürel, doğal değerlerin tahribatına yol açmamalıyız. Böylece göz görmeyince gönül katlanmamış olur, ülkemizdeki bir çiçeği sevmenin vatanımızı sevmekle eşdeğer olduğunu anlayabilirsek gelecek nesillere örnek oluruz. Dünyayı da sessiz olmayan çığlığından kurtarırız. Çevreyi kirletenleri uyarırsak makul davranışlar sergilemiş oluruz. Doğayı korurken bu paydada ortak hareket edebiliriz. Çevreci olmak demek marjinal olmak demek değildir. Yaşamı sürdürebilmek için gerekli olduğunu bildiğimiz değerlerimizin farkına vardıktan sonra çoğu kirliliği yok ederiz. Bu yolda kılavuzumuz hak edilen temiz bir çevreye, doğaya kavuşmak ümidi olsun.

Ülkü CENGİZ  

  

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.