PERSPEKTİF

0 4.681

Hayatta birçoğumuz kendimizi bazı kalıpların içine sokarak kafeste yaşamaya itiyoruz. Yemimizi suyumuzu önümüzde hazır buluyor ama özgürlüğümüzü başkalarının eline teslim ediyoruz. Bunun sebebi nedir diye düşünmüyor değilim. İnsan neden özgürlüğünü başka ellere teslim edip belli kalıpların dışına çıkmadan kendi yaşamını kısıtlar ki? Bunu yapmasının nedeni nedir?
Bundan yüzyıllar önce yaşamış iki büyük düşünür olan Aristoteles ve Platon’a birazcık değinmek istiyorum. Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki olaya bütüncül açıdan yaklaşabilelim. Platon Aristoteles’in hocasıydı. Aristoteles felsefeyi Platondan öğrendi diyebiliriz. Buna rağmen iki düşünürün de düşünceleri birbirine tabanından zıttı. Platon gerçek olan şeylerin yani görünenlerin bir yanılsamadan ibaret olduğunu savunurdu. Görünüşlerin, gerçeklerin gölgesi olduğunu ve aldatıcı olduklarını söylerdi. Platon dünyanın gerçekte nasıl olduğunu yalnızca filozofların anlayabileceğini ve bunun da duyulara dayanarak değil düşünerek elde edilebileceğini ifade ederdi. Zaten bunu da Mağara Teorisi ile açıkça ortaya koymuştur. Aristoteles ise gerçeklere duyularımız ile ulaşabileceğimizi ifade etmiştir. Yani bir kediyi düşündüğümüzde onun ne olduğunu anlamak için soyut bir kedi formunu düşünmek yerine gerçek kedilere bakarak yorum yapmamız gerekmektedir. Aristoteles’in bu anlayışı ona kapsamlı araştırmalar ve derinlemesine bilgiler kazandırmıştır. Bu sebepten dolayı da Aristoteles’in özellikle dünya hakkındaki görüşleri kendisinden sonraki filozoflar tarafından sorgusuz sualsiz kabul edilmiştir. Bir konuda Aristoteles’in fikrini söyleyebilmek o konu hakkındaki fikrin doğruluğunu kanıtlamak demekti. Bu durum ileride öyle bir hal almıştır ki bağnazlık diyebileceğimiz bir seviyeye ulaşmıştır. Aristoteles yüksek bir yerden aynı boyutta demir parçası ve tahta parçasını attığımızda yere ilk düşenin demir parçası olduğunu savunmuştu. Yıllar boyunca bu savunma sırf Aristoteles dediği için doğru kabul edildi. Ta ki 18. yüzyılda Galileo Galilei Pisa Kulesinden aynı boyutta tahta ve demir parçasını atarak ikisinin de aynı anda yere düştüğünü kanıtlamıştır. Aristoteles ve Galilei arasında 22 yüzyıl olduğunu da unutmamak gerekir. Aristoteles’in fikirlerinin bu kadar kabul görmesinde otoritenin etkisi yadsınamaz bir gerçektir. Belli bir otoritenin doğru olduğunu söylediği şeye doğru olması gerektiğine inanmak otorite doğrusudur. Burada bir soru akıllara geliyor: Aristoteles otorite doğrularına göre hareket edecek biri miydi? Sorunun cevabını sizlere bırakarak yazımın son bölümüne geçiyorum.
Tüm bunları düşündüğümüz de her birimiz toplumun getirdiği normlar ve birtakım otorite kurallarının içerisinde kendi benliğimizi kaybetmiş bulunuyoruz. Bunun farkına vardığımızda da özgürlük diyerek haykırışlar sergiliyoruz. Aslında özgürlük diyerek bağırmanın da bir özgürlük olduğunu unutmuş gibiyiz. Burada belli kalıpların içerisinde kalmanın doğru olduğunu savunmuyorum. Tabii ki belli kalıplara sıkışıp kalmak özgürlüğümüzü kısıtlayan bir durumdur. Ancak o kalıplardan ve normlardan sıyrılmak da özgürlüğümüzün bir parçasıdır. Birisi bir konuda fikir belirttiğinde bunun doğruluğunu veya yanlışlığını ya da kabul edilebilir olup olmadığını belirlemek bizim elimizdedir. Kabul etmek o fikri doğru görmek demektir. Kabul etmemek ise çoğunlukla yanlışlığını gözler önüne sermeyi gerektirir. Ben insanın doğuştan fıtrat olarak getirdiği kendince doğrular ve yanlışlar olduğuna inanmaktayım. Bu minvalde düşünürsek yanlışlığını ispat edecek durumlar sadece akademik çalışmalarda yer bulacaktır. Burada karşımıza çıkacak olan şey ise saygı çerçevesidir. Herkesin kendince doğru veya yanlış kabul ettiği fikirler olacaktır. Aslında bunlar farklı düşünce kalıplarının getirdiği çeşitliliktir. Bu çeşitlilik içerisinde tek bir doğru olmadığı gibi tek bir yanlışlık da olmayabilir. Buna bağlı olarak da tek bir doğru veya yanlışın kabul ettirilmeye çalışılması veya dikte ettirilmesi saygısızlık olacaktır.
Toplum olarak kaybettiğimiz parçamızın saygı duygusu olduğu kanaatindeyim. Saygı çerçevesinde hareket eden toplumların örneklerini kendi köklerimizde çokça görmekteyiz. Osmanlı zamanında birçok etnik kökenden birçok farklı düşünce yapısından bir araya gelmiş ordularımızın yine aynı şekilde birçok etnik kökenden ve birçok etnik düşünceden bir araya gelmiş düşmana karşı olan galibiyetleri adeta bir vücudun azaları gibi hareket etmesinden kaynaklanmaktadır. Bunu Preveze Deniz Muharebesinde açıkça görmekteyiz.
Sonuç olarak bize dikte edilen düşünce veya fikirleri kabul edip etmemek özgürlüğümüzün bize sunduğu karar alma süreçlerinden sadece bir tanesidir. Bununla birlikte özgürlüğümüzü kısıtlamak veya kullanabilmek de yine özgürlüğümüzün getirdiği bir süreçtir. Özgürlüğümüzün yanında kullanmamız gereken saygı çerçevesi ise dünyaya karşı bakışımızı ve fikirlerin getirdiği düşünme sürecimizi kontrol edici bir mekanizmadır.
Toplum olarak barış, huzur ve saygı çerçevesi içinde hep birlikte yaşama temennisiyle…

İbrahim Çelebi

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.