Marcus Aurelius

0 3.208

MS 2 yy.’da Roma İmparatorluğunun hem şehir hem de İmparatorluk olarak nüfusu
kozmopolit bir yapıdadır. Bu nedenle çoğu İmparator ve ailesinin kökenlerinin taşralı olduğu
açıktır.
Tanrı’nın ona bahşettiği yaşam süresi boyunca düşüncelerini ve hayatını Stoa
felsefesine adayan ve Roma tarihinde en iyi beş imparatordan birisi sayılan Marcus Aurelius;
aile yapısı ve kökenleri taşralı olan Annius Verus’un oğluydu. Marcus Aurelius’un etnik
kökenlerine bakıldığında, O’nun genlerinde İspanyol, Galyalı, Germen ırklarından parçalar
bulunması şaşırılacak bir durum değildir.
Marcus, dedesinin ikinci konsüllüğü sırasında MS 26 Nisan 121 tarihinde Roma’da
Caelius tepesinde dünyaya gözlerini açtı. Dünyaya merhaba dediği ailesi ve klanın Roma
dünyasında statü olarak çok az kişinin sahip olduğu bir siyasi sınıfa mensuptur.
Dedesi Marcus Annius Varus, siyasi olarak mükemmel bir kariyere sahiptir, üç defa
konsül olmuş, şehir başkanlığı yapmış ve tetrarşi yönetiminin eş imparatorları olan
Vespasianus ve Titus tarafından Patricius sınıfına yükseltilmiştir. Hayatının büyük
çoğunluğunu annesinin evinde geçiren M. Aurelius, yaşamı boyunca asla evini unutmadı,
“Küçük Vatanım” diyerek bahsettiği kökenlerine, aile evine olan sevgisini ve bağını asla
kaybetmedi. Marcus’un annesi Domitia Lucilla’nın ailesi ise tuğla ticaretinden gelen
muazzam bir servete sahipti, ancak Lucilla bu servete rağmen sade bir hayat tarzını savunmuş
ve Marcus’a da hayatın erdemlerini öğreterek sade ve şatafattan uzak bir hayat sürmesini
öğütlemiştir. Dometilia Lucilla oldukça dindar bir kadındı, Marcus annesinin bu özelliğine
özellikle vurgulamıştır.
Marcus Aurelius henüz çok küçük yaşta babasını kaybettiği için dedesi Marcus Annius
Varus tarafından evlat edinilerek yetiştirildi. Bu süreçte Marcus dedesinin yaşam felsefesi
olarak benimsediği iki özelliğini hayatına uygulamaya karar verir: Öfke yoksunluğu ve iyi bir
insan olmak. Geçmişin mükemmel filozoflarının sıkı sıkı benimsediği bu niteliklere Marcus
da sıkı sıkıya bağlanır: Kişinin kendi efendisi olması ve kendini ihtiraslara kaptırmaması
Stoacı anlayışının temellerini ortaya koyar.
Marcus Aurelius çocukluğunu ve gençliğini çalışarak geçirmiştir. Eğitimi özellikle
ahlakidir. Diğer bir deyişle, iyi bir Roma yurttaşı olmak için yerine getirmesi gerekli olan

sorumluluklar hakkındadır. Marcus bunun yanın da retorik, hitabet, Yunanca, Latince dersleri
almış ve bu dersleri veren her hocasına hem onlar hayatta iken hem de ölümlerinden sonra
müthiş bir bağlılık ve sevgi göstermiş, onların heykellerini çiçekler ve altınlar ile donatmıştır.
Hocalarından özellikle Marcus Cornelius Fronto ve Diognetus O’nu felsefe ile tanıştıran
kişiler olmuştur. Diognetus, Marcus’a öncelikle etrafındaki nesneleri, doğayı ve evreni bir
ressam gözüyle görmesini sağlamıştır. Marcus ile hocası Fronto arasındaki bağ ise bir hoca ile
öğrenciden çok dost sırdaş gibiydi ancak bu dostane ilişkinin de kesin sınırları vardı elbette.
Marcus, asla hocasının sözünden çıkmaz kendisine verilen her türlü zorlu ödevi şikayetlerde
bulunsa da yerine getirirdi.
O’nun için fiilleri, sözcüklerin akışını, hitabet sanatını bilmeden sihirli ve etkili
cümleler, sözcük öbekleri kurmadan imparator olmak ya da iyi bir yurttaş olmak pek mümkün
değildi.
Roma İmparatorluk tahtının varisi olarak belirlendiği günden itibaren Antoninus’un
yanında 20 yıldan fazla bir zaman beklemesi gerekmişti. Marcus, zamanının çoğunu ise sade
bir yaşam sürerek, sarayın verdiği o gergin havadan uzaklaşmak için kırsaldaki malikanesine
çekilirdi ve bu sayede az da olsa kendini mutlu hissediyordu.
Marcus 161 yılından 169’a kadar tahtını Lucius Varus ile paylaşacaktır; bu zoraki
ittifak hem Roma için hem de Marcus için bir yarardan daha çok zarar getiren bir durum
olmuştur. Çünkü Varus ile Marcus’un yönetim anlayışı birbirine çok zıt bir şekilde idi.
Roma Hakimiyetini korumak amacıyla Armenia bölgesinde cereyan eden olaylar
karşısında Marcus, lejyonlarını harekete geçirerek Cappadocia bölgesini Parthia İmparatoru
III. Volagosesten korumak istemektedir. Süre gelen çatışmalar sonunda Parthia İmparatoru
Roma İmparatorluğu’nun mutlak gücü karşısında yenilir.
Ancak bu savaş ve neticesinde elde edilen zafer, Roma ve Anadolu için sonuçları hiç
de iyi olmayacak bir salgın hastalığı İtalya topraklarına Roma lejyonları ile taşır. Bu salgın
tarihte “Antoninus vebası” (Çiçek Hastalığı) olarak da bilinir. Roma İmparatorluğu’nun
nüfusunun yaklaşık beş milyondan fazlasına ölümüne neden olan bu salgın neticesinde
lejyonlar hızla erimiş ve sınırlar açık bir tehdit ile karşı karşıya kalmıştır.
Ünlü bir hekim olan Bergamalı Galenos bile bu salgın karşısında çaresiz kalmış ve
Roma’nın kasıp kavrulmasını izlemekten başka bir şey yapamamıştır.

Büyük İmparator Marcus Aurelius da bu hastalık ve salgın nedeniyle 17 Mart 180’de
hayata gözlerini yumar.

Oktay ALKAN

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.